Bizans Zindanlarından Halep Sarayının Burçlarına Bir Mektup: Ebu Firas’ın Şiiri ve Türkçe Çevirisi [2/2]

Yaşadığımız çağ bizi eskimeyen eskiden gün geçtikçe koparmakta, kendimize ve değerlerimize yabancılaştırmakta. Şiiri okurken; kaybettiklerimiz, bulmayı ümit ettiğimiz değerlerimiz zihnimizde bir bir canlanmakta. Savaş ahlakından cesarete, cömertlikten diğerkâmlığa ve ölüm bilincine kadar daha birçok konu ilmek ilmek işleniyor kasidemizin bu kısmında. Sizleri Ebû Firâs el-Hamdânî (أَبُو فِرَاس الْحَمْدَانِي)’nin Gözlerin Hiç Yaş Dökmez (أَرَاكَ عَصِيَّ الدَّمْعِ) şiirinin ikinci kısmıyla baş başa bırakıyor, kaybettiklerimizi bulma ve yaralarımıza merhem olması temennisiyle okuyucusuna emanet ediyoruz.

Henüz Okumadıysanız:

Şiirin hikayesini ve birinci kısmını ilk yazımızda bulabilirsiniz.

Dakika 5:33 itibariyle yazımızda bulabilirsiniz.

Önce Şiir

أَرَاكَ عَصِيَّ الدَّمْعِ

Gözlerin Hiç Yaş Dökmez

كَأَنِّي أُنَادِي دُونَ مَيْثَاءَ ظَبْيَةً

عَلَى شَرَفٍ ظَمْيَاءَ جَلَّلَهَا الذُّعْرُ

Vadinin ucunda zayıf bir ceylana seslenir gibiyim

Tepede kalmış, korku sarmış ince göz kapaklarını

تَجَفَّلُ حِيناً ثُمَّ تَدْنُو كَأَنَّمَا

تُنَادِي طَلاً بِالْوَادِ أَعْجَزَهُ الْحُضْرُ

Bir uzaklaşıp bir yakınlaşan adımlarıyla bu ceylan

Vadideki koşudan bitap düşen yavrusuna sesleniyor sanki

فَلَا تُنْكِرِينِي يَا بْنَةَ الْعَمِّ إِنَّهُ

لَيَعْرِفُ مَنْ أَنْكَرْتِهِ الْبَدْوُ وَالْحَضْرُ

Ey amcam kızı, beni görmezden gelme   

Senin inkar ettiğini bedevî de tanır, medenî de

وَلَا تُنْكِرِينِي إِنَّنِي غَيْرُ مُنْكَرٍ

إِذَا زَلَّتِ الْأَقْدَامُ وَاسْتُنْزِلَ النَّصْرُ

Gözler beni ararken beni görmezden gelme!

Ayaklar tökezlediğinde ve zafer istenildiğinde

وَإِنِّي لَنَزَّالٌ بِكُلِّ مَخُوفَةٍ

كَثِيرٌ إِلَى نُزَّالِهَا النَّظَرُ الشَّزْرُ

Akın eden benim; korkulan tüm yerlere

Savaşçıların hırslı, yan bakışları gölgesinde

وَإِنِّي لَجَرَّارٌ لِكُلِّ كَتِيبَةٍ

مُعَوَّدَةٍ أََنْ لَا يُخِلَّ بِهَا النَّصْرُ

Her birliği ben omuzlarım

Zafere alışkın, yenilgiye uğramamış

فَأَظْمَأُ حَتَّى تَرْتَوِي الْبِيضُ وَالْقَنَا

وَأَسْغَبُ حَتَّى يَشْبَعَ الذِّئْبُ وَالنَّسْرُ

Kılıcım ve mızrağım kanıncaya kadar teşneyim

Kurtlar, kartallar doyuncaya dek açlık içindeyim

وَلَا أُصْبِحُ الْحَيَّ الْخُلُوفَ بِغَارَةٍ

وَلَا الْجَيْشَ مَا لَمْ تَأْتِهِ قَبْلِيَ النُّذْرُ

Ne himayesiz bir semte yaparım sabah baskını

Ne de bir orduya haberim gitmeden saldırı

وَيَا رُبَّ دَارٍ لَمْ تَخَفْنِي مَنِيعَةٍ

طَلَعْتُ عَلَيْهَا بِالرَّدَى أَنَا وَالفَجْرُ

Nice yurtlar, korkmadı benden korunaklı diye

Şafağın sökmesi ile ölüm oldum, doğdum üzerlerine

وَحَيٍّ رَدَدْتُ الْخَيْلَ حَتَّى مَلَكْتُهُ

هَزِيماً وَرَدَّتْنِي الْبَرَاقِعُ وَالْخُمْرُ

At sürdüğüm nice yerleri aldım avucuma  

Ancak burkalarla peçeler engel olabildi bana

وَسَاحِبَةِ الْأَذْيَالِ نَحْوِي لَقِيْتُهَا

فَلَمْ يَلْقَهَا جَافِي اللِّقَاءِ وَلَا وَعْرُ

Nice eteği yere sürünen dilberler geldi bana

Ne kaba muamele gördüler ne de kırıcı bir karşılama

وَهَبْتُ لَهَا مَا حَازَهُ الْجَيْشُ كُلُّهُ

وَرُحْتُ وَلَمْ يُكْشَفْ لِأَبْيَاتِهَا سِتْرُ

Ordunun ele geçirdiklerinden bahşettim onlara

Çekip gittim, ilişmedim hiç haya ve onurlarına

وَلَا رَاحَ يُطْغِينِي بِأَثْوَابِهِ الْغِنَى

 وَلَا بَاتَ يَثْنِينِي عَنِ الْكَرَمِ الْفَقْرُ

Zulme saptırmadı beni zenginliğin esvabı

Fakirlik de cömertlikten hiç alıkoymadı

وَمَا حَاجَتِي بِالْمَالِ أَبْغِي وُفُورَهُ

إِذَا لَمْ أَفِرْ عِرْضِي فَلَا وَفَرَ الْوَفْرُ

Zaten servet yığmamın bana ne faydası var?

Şerefimi koruyamayacaksam olmaz olsun o mal!

  أُسِرْتُ وَمَا صَحْبِي بِعُزْلٍ لَدَى الْوَغَى

وَلَا فَرَسِي مُهْرٌ وَلَا رَبُّهُ غَمْرُ

Esir düştüm cenk meydanında; değildik kılıçsız

Ne atım sıskaydı ne de binicisi beceriksiz 

وَلَكِنْ إِذَا حُمَّ الْقَضَاءُ عَلَى امْرِئٍ

فَلَيْسَ لَهُ بَرٌّ يَقِيهِ وَلَا بَحْرُ

Ancak kader yazdıysa bir işin hükmünü

Dağların denizlerin artık ona sözü geçer mi

وَقَالَ أُصَيْحَابِي الْفِرَارُ أَوِ الرَّدَى

فَقُلْتُ هُمَا أَمْرَانِ أَحْلاَهُمَا مُرُّ

Dedi yoldaşlarım: “Ya firar ya da ölüm gözüktü bize’’

Dedim: “En tatlısı bile zehirdir bize”

وَلَكِنَّنِي أَمْضِي لِمَا لَا يَعِيبُنِي

وَحَسْبُكَ مِنْ أَمْرَيْنِ خَيْرُهُمَا الْأَسْرُ

Şerefime leke düşürmeyecek işe yöneldim 

Bu ikisinden bana daha yaraşanı; esareti seçtim

يَقُولُونَ لِي بِعْتَ السَّلَامَةَ بِالرَّدَى

فَقُلْتُ أَمَا وَاللهِ مَا نَالَنِي خُسْرُ

Bana diyorlar: “Selameti seçtin ölüm karşılığında”

Dedim: “Andolsun bir zarar dokunmadı bana”

وَهَلْ يَتَجَافَى عَنِّيَ الْمَوْتُ سَاعَةً

إِذَا مَا تَجَافَى عَنِّيَ الْأَسْرُ وَالضُّرُّ

Ölüm uzaklaşır mı benden bir an bile?

Esaret ve cefa beni terk etse de 

هُوَ الْمَوْتُ فَاخْتَرْ مَا عَلَا لَكَ ذِكْرُهُ

 فَلَمْ يَمُتِ الْإِنْسَانُ مَا حَيِيَ الذِّكْرُ

Şerefini yüceltecek olanı seç, nitekim ölüm haktır

Hatırası yaşadıkça insanın ölmeyeceği muhakkaktır

وَلَا خَيْرَ فِي دَفْعِ الرَّدَى بِمَذَلَّةٍ

كَمَا رَدَّهَا يَوْماً بِسَوْأَتِهِ عَمْرُو

Ölümü savmak neye yarar zillet içinde

Amr’ın kurtulmak için edep yerini açması gibi

يَمُنُّونَ أَنْ خَلَّوْا ثِيَابِي وَإِنَّمَا

عَلَيَّ ثِيَابٌ مِنْ دِمَائِهِمُ حُمْرُ

Elbisemi çekip almadılar diye minnet etmemi beklerler

Üzerimdeki onların kızıl kanlarındandır, bilmezler

وَقَائِمُ سَيْفٍ فِيهِمُ دُقَّ نَصْلُهُ

وَأَعْقَابُ رُمْحٍ فِيهِمُ حُطِّمَ الصَّدْرُ

Kılıcım onlarda kırıldı, bende bir kabzası kaldı

Mızrağımın göğsü bedenlerinde paralandı

سَيَذْكُرُنِي قَوْمِي إِذَا جَدَّ جِدُّهُمْ

وَفِي اللَّيْلَةِ الظَّلْمَاءِ يُفْتَقَدُ الْبَدْرُ

Kavmim hatırlayacak beni dara düştüğünde

Şüphesiz dolunay aranır karanlık gecede 

فَإِنْ عِشْتُ فَالطَّعْنُ الَّذِي يَعْرِفُونَهُ

وَتِلْكَ الْقَنَا وَالْبِيضُ وَالضُّمَّرُ الشُّقْرُ

Sağ kalırsam görecekler, hatırladıkları kahramanlığı

O mızrakları, kılıçları ve yağız atları

وَإِنْ مُتُّ فَالْإِنْسَانُ لَا بُدَّ مَيِّتٌ

وَإِنْ طَالَتِ الْأَيَّامُ وَانْفَسَحَ الْعُمْرُ

Eğer ölürsem, ölümlüdür insan muhakkak

Velev ki uzasa günleri, süresi de artıp çoğalsa

وَلَوْ سَدَّ غَيْرِي مَا سَدَدْتُ اكْتَفَوْا بِهِ

وَمَا كَانَ يَغْلُو التِّبْرُ لَوْ نَفَقَ الصُّفْرُ

Yaptıklarımı başkası yapsa, bununla yetinirlerdi  

Altın düşmez kıymetten; bakıra rağbet edilse dahi

 وَنَحْنُ أُنَاسٌ لَا تَوَسُّطَ عِنْدَنَا

لَنَا الصَّدْرُ دُونَ الْعَالَمِينَ أَوِ الْقَبْرُ

Biz bir kavimiz uzlaşmadan anlamayız

Ya yiğitlik ya da ölümden yanayız

تَهُونُ عَلَيْنَا فِي الْمَعَالِي نُفُوسُنَا

وَمَنْ خَطَبَ الْحَسْنَاءَ لَمْ يُغْلِهَا الْمَهْرُ

Biz yüceliği elde etmek adına geçmişiz nefislerimizden

Güzel bir dilber isteyen hiç kısar mı mehrinden?

أَعَزُّ بَنِي الدُّنْيَا وَأَعْلَى ذَوِي الْعُلاَ

وَأَكْرَمُ مَنْ فَوْقَ التُّرَابِ وَلَا فَخْرُ

Ademoğlunun en onurlusu, en yücesiyiz

Yeryüzünün en asilleriyiz; övünç de değil sözlerim

Şiir Notları

1) Şair Bize Ne Anlatıyor?

Kasidenin ilk kısmında şair ayrılık, gurbet, aşk konularını ustalıkla işlemişken ikinci kısımda savaş meydanındaki üstün yeteneklerini, cesaretini ve savaş ahlakını şiirine yansıtıyor.

Vadinin ucunda zayıf bir ceylana seslenir gibiyim / Tepede kalmış, korku sarmış ince göz kapaklarını / Bir uzaklaşıp bir yakınlaşan adımlarıyla bu ceylan / Vadideki koşudan bitap düşen yavrusuna sesleniyor sanki

Bu beyitte şair, içinde bulunduğu yoğun duygularını, çaresiz kalışını bir ceylan ve yavrusu üzerinden anlatıyor. Sevgilisine/Seyfüddevle’ye karşı durumunu tıpkı bir anne ceylanın hızlı koşusuna yetişemeyen yavrusuna benzetiyor.

İşte benim halim de bu ceylan gibidir. Zindanlardan beni çok seven sevgilime/Seyfüddevle’ye sesleniyorum. O anne ceylan gibi bir hızlanıyor bir duraksıyor ve yavrusunu gözlüyor. Ancak yavrusunun vadide takati tükendi. Acaba bana olan sevgisinde bir azalma mı var ki beni kurtarmak için bir çaba sarf etmiyor, girişimde bulunmuyor. [1]

“Kılıcım ve mızrağım kanıncaya kadar teşneyim / Kurtlar, kartallar doyuncaya dek açlık içindeyim

Ancak kurt ve akbaba tabiri savaş meydanındaki savaşın vehametini ve ciddiyetini anlatmaya kifayet ediyor; düşman saflarında yer alanların maktulleri o kadar artmıştır ki cesetlerini kurtlar ve akbabalar yemeye başlamış, bende onların doymasıyla ancak kana doyacağım. Çünkü savaş meydanında artık kimse kalmamış, düşman hezimete uğramıştır.

“Şerefime leke düşürmeyecek işe yöneldim / Bu ikisinden bana daha yaraşanı; esareti seçtim

Şair; -ucunda zahiren bir kurtuluş gözükse de- savaş meydanından firarı besbelli bir zillet olarak addediyor ve bunun, kendisi gibi bir kumandanın şanına leke düşürecek bir hareket olduğunu vurguluyor. Düşman yurdunda esir kalmak onun için bir ıstırap olsa da ardından yüce bir şanın kalacak olması şairi teselli ediyor.

Şerefini yüceltecek olanı seç, nitekim ölüm haktır / Hatırası yaşadıkça insanın ölmeyeceği muhakkaktır

Bu dizeler bizlere Türkçede kullandığımız “At ölür meydan kalır, yiğit ölür şan kalır.”  yahut “Eşek ölür semeri kalır, insan ölür eseri kalır.” atasözlerini anımsatmaktadır.

Ölümü savmak neye yarar zillet içinde / Amr’ın kurtulmak için edep yerini açması gibi

Rivayet olunur ki -sıhhati oldukça tartışmalı olmakla birlikte- Amr b.As, Hz. Ali’nin kendisini öldüreceğini anlayınca haya yerlerini yüzüne karşı açmış; Hz. Ali de bakmamak için yüzünü ondan çevirmiş, böylece Amr b. As Hz.Ali’nin bu hassasiyetinden faydalanıp hayatını kurtarmış. [2] Sahabe hakkında (Allah onlardan razı olsun) böyle bir beytin yazılması dönemin siyasi durumu hakkında bizlere fikir vermektedir. Abbasi Dönemi’nde  İslam dünyasında etkili olan Şiileşme temayülü, dönemin şiirine de yansımıştır. Bununla birlikte rivayetin şiirde geçiyor olması, sıhhatini doğrulamamaktadır.

” Kavmim hatırlayacak beni dara düşünce / Şüphesiz ay aranır karanlık gecede

Arap edebiyatında meşhur olan “Şüphesiz ay aranır karanlık gecede” tabiri “Kendisine ihtiyaç duyulan kişinin ihtiyaç anında hatıra gelmesi, gözlerin onu araması” anlamlarını karşılar. Şair de zifiri karanlık bir gecede yön tayini için dolunaya nasıl ihtiyaç duyuluyorsa kendisine de zor zamanlarda aynı şiddetle ihtiyaç duyulacağını bu beyitlerle ifade ediyor.

” Yaptıklarımı başkası yapsa, bununla yetinirlerdi / Altın düşmez kıymetten; bakıra rağbet edilse dahi

Şair; savaşta kendisine alternatif birinin olmadığını ve boşluğunun doldurulamayacağının ifade ediyor. Kendini altının saf haline; yerini doldurur zannettikleri kişiyi/leri ise bakıra benzetiyor. Halbuki bakıra olan rağbet altının değerinden bir şey eksiltemez.

Biz yüceliği elde etmek adına geçmişiz nefislerimizden / Güzel bir dilber isteyen hiç kısar mı mehrinden?

Güzel bir dilber isteyen hiç kısar mı mehrinden?” sözü, istenilen değerli bir şeye, ona mukabil ölçüde değerli birşey verilmeksizin sahip olunamayacağını belirtmek için kullanılır. Kahraman ve gözü pek bir kişi olarak anılmak her savaşçının hayalidir ancak gerçek kahramanlar, canları gibi değerli bir şeyi ortaya koyma cesaretini gösterenlerdir. Hürriyet herkesin hayalidir ancak, ona uğrunda bedel ödemeyi göze alabilenler sahip olabilir. Vuslat her aşığın hayalidir ancak sevdanın dikenli yollarında yürümeyi göze alabilenler vuslata erişebilir. [3]

Çeviri Notları

  • وَحَسبُك: İfadesi “sana yeter” anlamına gelmesine rağmen biz burada şairin kendisine seslendiğini düşünerek ifadeyi “bana daha yaraşır” şeklinde çevirdik.
  • وسَاحِبَةِ الْأَذْيَال: Şiirdeki ifade tesettürlü kadından kinayedir. Aslında uzun elbiselerin yerlere sürünen kısmı için kullanılır. Biz bu tabiri “eteği yere sürünen dilberler” olarak çevirmeyi tercih ettik.
  • إِنّنِي غَيرُ مُنْكَر: ifadesi lugatta “inkar edilmezim, besbelliyim, aşikarım” anlamlarını karşılamaktadır. Biz şiiri literal bir düzlemden kurtarmak ve şairin zihinlerde yüksek bir yere sahip oluşu manasını desteklemek amacıyla  “Gözler beni ararken” şeklinde çevirmeyi daha uygun bulduk.

Yeni Kelimeleri Yoklayalım

Kaynaklar

Şiir için:

el-Ebyârî, A. (1901). İnâs’ul-Cullâs bi-Teştiri ve Şerhi Kasideti Ebi Firâs. Kahire: el-Matbaatü’l-emîriyye.

ed-Duveyhi, H. (1994). Divânu Ebi Firâs el-Hamdânî. Dâru’l-kitâbi’l-A’rabi, 162-166. 

el-Emîn, M. (1945). Ebû Firâs el-Hamdânî: eş-Şairü’l-fâris. Şam: Matbaat’ü Umeyya, 180-182.

[1] el-Ebyârî, A. (1901). İnâs’ul-Cullâs bi-Teştiri ve Şerhi Kasideti Ebi Firâs. Kahire: el-Matbaatü’l-emîriyye.

[2] ed-Duveyhi, H. (1994). Divânu Ebi Firâs el-Hamdânî. Dâru’l-kitâbi’l-A’rabi, 162-166.   

[3] el-Bustânî, P. (2014). Udebau’l-Arab fi’l-‘usûr el-Abbâsiyye. Kahire: Hindavî 92-93

Kılıçlı, M. (1994). Ebû Firâs el-Hamdânî. TDV İslâm Ansiklopedisi, 10, 125-126.

Kapak Görseli:

Christen Dalsgaard / A fisherman’s bedroom (1853)

Yorumunuzu Buraya Bırakabilirsiniz:

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Kategoriler

Abone Olun

Yeni yazılarımızı herkesten önce okumak ve etkinliklerimizden haberdar olmak için mail bültenimize abone olabilirsiniz.

Son Yazılar

Benlik Üzerine Sorgulama: Nazik el-Melaike’nin “Ben” Adlı Şiiri ve Türkçe Çevirisi

Gerek şiirde serbest ölçüyü kullanması gerekse toplumda süregelen ataerkil yapıyı yıkmak için mücadele etmesiyle 20. yüzyılın en çarpıcı kadın şairi haline...

Vatansever Şairin Halkına Hicivleri: Ma’rûf er-Rusâfî’nin Kasidesi ve Türkçe Çevirisi

Çağdaş Arap şairlerinden Mâ’ruf er-Rusâfi ( مَعْرُوف الرُّصَافِي) on dokuzuncu yüzyılda Bağdat’ın “Rusâfe” semtinde doğmuştur. I.Dünya Savaşı’na ve sonrasına tanıklık eden...

Talihsiz Bir Aşk Hikayesi: İbrahim Naci’nin Şiiri Ve Türkçe Çevirisi [3/4]

“Şâ’irü’l Atlâl” (شَاعِرُ الْأَطْلَالِ) lakabıyla tanınan İbrahim Nâcî (إبْرَاهِيم نَاجِي) meşhur kasidesini kendi deyimiyle “bir aşk hikayesinden öteye geçememiş” sevdası hakkında...