Abbas Mahmud el-Akkad’dan Alıntılar ve Türkçe Çevirileri

I. Dünya Savaşı’nın sancılı günlerinin ve beraberinde getirdiği değişimlerin, dönüşümlerin yakın şahidi [1]; Mısırlı gazeteci, mütefekkir, şair ve edebiyat münekkidi Abbâs Mahmûd el-Akkâd (عباس محمود العقاد). Bu yazımızda sizin için mezkûr edebiyatçımızın 1964’te yayımlanan “Ene (أنا)” adlı meşhur otobiyografik eserinden kesitler derledik. Her ne kadar otobiyografik dediysek de bu, türün alışılagelmiş tarzını hiç de andırmıyor. Kitap boyunca Akkâd’ın çocukluğunu, gençliğini, yetişkinliğini, içsel devinimlerini, siyâsi kimliğini, gelecek hedeflerini, toplum tasavvurunu ve daha nicelerini onun seçkin üslûbundan okuyoruz. Bununla da kalmayıp kitaplara olan muhabbetine ve okumaya ne denli kıymet verdiğine yakından şahit oluyoruz. “Nedendir okumaya bu denli düşkünlüğüm” sorusuna getirdiği cevap ise âdeta bütün bunların tek bir cümlede ifade bulmuş hali gibi. Ne mi demişti, gelin hep birlikte okuyup düşünelim.    

Önce Alıntı:

لِمَاذَا هَوَيْتُ الْقِرَاءَةَ؟ 

لَسْتُ أهْوَى الْقِرَاءَةَ لِأَكْتُبَ، وَلَا أهْوَى الْقِرَاءَةَ لِأَزْدَادَ عُمُراً في تَقْدِيرِ الْحِسَابِ

وإنَّمَا أَهْوَى القِرَاءَةَ لِأنَّ عِنْدِي حَيَاةً وَاحِدَةً في هَذِهِ الدُّنْيَا، وَحَيَاةٌ وَاحِدَةٌ لَا تَكْفِينِي، وَلَا تُحَرِّكُ كُلَّ مَا فِي ضَمِيرِي مِنْ بَوَاعِثِ الحَرَكَةِ

 ِوَالقِرَاءَةُ دُونَ غَيْرِهَا هِيَ الَّتِي تُعْطِينِي أَكْثَرَ مِنْ حَيَاةٍ وَاحِدَةٍ فِي مَدَى عُمُرِ الاِنْسَانِ الوَاحِدِ، لِأَنَّهَا تَزِيدُ هَذِه الحَيَاةَ مِن نَاحِيَةِ العُمْقِ، وَإِنْ كَانَتْ لَا تُطِيلُهَا بِمَقَادِيرِ الْحِسَابِ

فِكْرَتُكَ أَنْتَ فِكْرَةٌ وَاحِدَةٌ

شُعُورُكَ أَنْتَ شُعُورٌ وَاحِدٌ

خَيَالُكَ أَنْتَ خَيَالُ فَرْدٍ إِذَا قَصَرْتَهُ عَلَيْكَ

 وَلَكِنَّكَ إِذَا لَاقَيْتَ بِفِكْرَتِكَ فِكْرَةً أُخْرَى، أَوْ لَاقَيْتَ بِشُعُورِكَ شُعُوراً آخَرَ، أَوْ لَاقَيْتَ بِخَيَالِكَ خَيَالَ غَيْرِكَ.. فَلَيْسَ قُصَارَى الأَمْرِ أَنَّ الْفِكْرَةَ تُصْبِحُ فِكْرَتَيْنِ، أَوْ أَنَّ الشُّعُورَ يُصْبِحُ شُعُورَيْنِ، أَوْ أَنَّ الْخَيَالَ يُصْبِحُ خَيَالَيْنِ

كَلَّا.. وَإِنَّمَا تُصْبِحُ الفِكْرَةُ بِهَذَا التَّلَاقِي مِئَاتٍ مِنَ الْفِكْرِ فِي الْقُوَّةِ وَالْعُمْقِ وَالْاِمْتِدَادِ

  لَا أُحِبُّ الْكُتُبَ لِأَنَّنِي زَاهِدٌ فِي الْحَيَاةِ 

 وَلكِنَّنِي أُحِبُّ الْكُتُبَ لِأَنَّ حَيَاةً وَاحِدَةً لَا تَكْفِينِي.. وَمَهْمَا يَأْكُلِ الْاِنْسَانُ فَإِنَّهُ لَنْ يَأْكُلَ بِأَكْثَرَ مِنْ مَعِدَةٍ وَاحِدَةٍ، وَمَهْمَا يَلْبَسْ فَإِنَّهُ لَنْ يَلْبَسَ عَلَى غَيْرِ جَسَدٍ وَاحِدٍ، وَمَهْمَا يَتَنَقَّلْ فِي الْبِلَادِ فَإِنَّهُ لَنْ يَسْتَطِيعَ أَنْ يَحِلَّ فِي مَكَانَيْنِ، وَلكِنَّهُ بِزَادِ الْفِكْرِ وَالشُّعُورِ وَالْخَيَالِ يَسْتَطِيعُ أَنْ يَجْمَعَ الْحَيَوَاتِ فِي عُمُرٍ وَاحِدٍ، وَيَسْتَطِيعُ أَنْ يُضَاعِفَ فِكْرَهُ وَشُعُورَهُ وَخَيَالَهُ كَمَا يَتَضَاعَفُ الشُّعُورُ بِالْحُبِّ المُتَبَادَلِ، وَتَتَضَاعَفُ الصُّورَةُ بَيْنَ مِرْآتَيْنِ

Nedendir okumaya bu denli düşkünlüğüm?

Okumayı çok sevmem, yazmaktan ileri gelmez. Bizzat salt ömrümü uzatmak için de değil tutkum.

Bilakis okumaya mübtelâ oluşum bu dünyada yalnızca tek bir hayata sahip olduğum içindir. O da yetmez ki bana. Gerçekleştirmez yüreğimde taşıdığım tüm arzuları.

Başka hiçbir şey olmaksızın bizâtihî okumak, tek bir kimsenin ömrü boyunca sahip olduğu o bir hayattan çok daha fazlasını bahşediyor bana. Çünkü okumak, ömrü rakamsal olarak uzatmıyorsa da verdiği derinlik bakımından çoğaltıyor.

Nitekim senin fikrin yalnızca tek bir fikirdir.

Duygun yalnızca tek bir duygudan ibarettir.

Hayalin yalnızca bir kişinin hayalinden öteye gidemez şayet kendinle sınırlamışsan.

Fakat, olur da fikrin başka bir fikir ile buluşursa yahut da duygun öteki bir duygu ile karşı karşıya kalırsa ya da hayalin bir başka hayal ile bir araya gelirse…

Yani demek değil ki fikrin, duygun ve hayalin iki adet olur. 

Katiyen! Aksine sendeki o fikir; bu karşılaşmayla tesir, derinlik ve perspektif bakımından yüzlercesi olur.

Dünyaya aldırış etmediğimden değil kitaplara muhabbetim. Bilakis tek bir ömrün bana yetmemesinden kitapları çokça sevişim… Ne de olsa insan, ne yerse yesin tek bir midenin hazmettiğinden fazlasını yiyemez. Ne giyerse giysin tek bir bedenden başkasına giyemez. Hangi memlekete giderse gitsin aynı anda iki farklı mekanda bulunamaz. Buna mukabil insan fikir, his ve hayalindeki zenginlik ile nice hayatları tek bir ömürde toplayabilir; fikirlerini, duygularını ve hayallerini kitaplarla kat kat artırabilir. Tıpkı karşılıklı sevgiyle çoğalan duygular gibi. Tıpkı iki ayna arasında kalan görüntünün kat kat artması gibi.

 أنا / ص69-70

عَرَفْتُ نَفْسِي

وَهَلْ يَعْرِفُ الْإِنْسَانُ نَفْسَهُ؟

كَلَّا، بِغَيْرِ تَرَدُّدٍ، فَلَوْ أَنَّهُ عَرَفَ نَفْسَهُ لَعَرَفَ كُلَّ شَيْءٍ فِي الْأَرْضِ وَالسَّمَاءِ وَفِي الْجَهْرِ وَالْخَفَاءِ، وَلَمْ يُكْتَبْ ذَلِكَ لِأَحَدٍ مِنْ أَبْنَاءِ الْفَنَاءِ

إِنَّمَا يَعْرِفُ الْإِنْسَانُ نَفْسَهُ بِمَعْنًى وَاحِدٍ وَهُوَ أَنْ يَعْرِفَ حُدُودَ نَفْسِهِ حَيْثُ تَلْتَقِي بِمَا حَوْلَهَا مِنَ الْأَحْيَاءِ أَوْ مِنَ الْأَشْيَاءِ. وَالْفَرْقُ عَظِيمٌ بَيْنَ مَعْرِفَةِ النَّفْسِ وَمَعْرِفَةِ حُدُودِهَا، لِأَنَّنَا نَسْتَطِيعُ أَنْ نَعْرِفَ حُدُودَ كُلِّ مَكَانٍ وَلكِنْ لَا يَلْزَمُ مِنْ ذلِكَ أَنْ نَعْرِفَ خَبَايَاهُ وَخَصَائِصَ أَرْضِهِ وَهَوَائِهِ وَتَارِيخَ مَاضِيهِ وَلَوْ قِسْنَا كُلَّ شِبْرٍ فِي حُدُودِهِ

وَالْأَحْرَى أَنْ يُقَالَ: إِنَّ الإِنْسَانَ يَعْرِفُ الْفَوَاصِلَ بَيْنَهُ وَبَيْنَ غَيْرِهِ، فَيَعْرِفْ مَدَاهَا وَلَا يَتَعَدَّاهُ

لَقَدْ عَلَّمَتْنِي تَجَارِبُ الْحَيَاةِ أَنَّ النَّاسَ تُغِيظُهُمُ الْمَزَايَا الَّتِي نَنْفَرِدُ بِهَا، وَلَا تُغِيظُهُمُ النَّقَائِصُ الَّتِي تُعِيبُنَا، وَأَنَّهُمْ يَكْرَهُونَ مِنْكَ مَا يُصَغِّرُهُمْ لَا مَا يُصَغِّرُكَ، وَقَدْ يُرْضِيهِمُ النَّقْصُ الَّذِي فِيكَ، لِأَنَّهُ يُكَبِّرُهُمْ فِي رَأْيِ أَنْفُسِهِمْ، وَلَكِنَّهُمْ يَسْخَطُونَ عَلَى مَزَايَاكَ لِأَنَّهَا تُصَغِّرُهُمْ أَوْ تُغَطِّي عَلَى مَزَايَاهُمْ … فَبَعْضُ الذَّمِّ عَلَى هَذَا خَيْرٌ مِنْ بَعْضِ الثَّنَاءِ، لَا بَلِ الذَّمُّ مِنْ هَذَا الْقَبِيلِ أَخْلَصُ مِنْ كُلِّ ثَنَاءٍ لِأَنَّ الثَّنَاءَ قَدْ يُخَالِطُهُ الرِّيَاءُ. أَمَّا هَذَا الذَّمُّ فَهُوَ ثَنَاءٌ يَقْتَحِمُ الرِّيَاءَ 

Kendimi bildim

İnsan kendini bilebilir mi ki?

Hiç şüphe yok ki hayır, bilemez. Eğer insan gerçekten kendini bilmiş olsaydı yerde, gökte, gizli ve açıkta ne varsa her şeyi bilirdi. Ne var ki bu fenânın evlatları için mümkün kılınmamıştır. 

İnsanın kendini tanıması aslında tek bir anlama gelir: Kişinin etrafındaki canlı ve cansız tüm varlıklarla kurduğu ilişkide kendi sınırlarını bilmesidir. Aslında insanın kendinin ve kendi sınırlarının farkında olması arasındaki ayrım kocamandır: Çünkü nihayetinde biz her mekanın sınırlarını bilebiliriz. Fakat bu durum; ne o mekanın sırlarına vâkıf olmamızı, ne bulunduğu toprak parçasının ve ikliminin hususiyetlerini bilmemizi, ne de geçmiş tarihi hakkında da bilgi sahibi olmamızı gerektirir. Velev ki sınırlarını karış karış ölçmüş olalım. 

Nihayetinde şöyle demek daha doğru olacaktır: İnsan kendi ve diğerleri arasındaki sınır çizgilerini bilirse aradaki mesafeleri de görür ve aşmaz. 

Hayat tecrübelerimden öğrendim ki şahsımıza münhasır meziyetler insanların öfkesini celb eder de kusurlu addedilmemize sebep olan hatalarımız etmez. Yine insanlar, seni değil kendilerini basit konuma düşüren noktalarda senden hoşnut olmazlar. Hatta sendeki noksanlıklar onları mutlu bile kılar. Ne de olsa bu durum kendi gözlerinde kendilerini yüceltir! Onlar sendeki meziyetler karşısında öfkelenip durur çünkü sendekiler onları alçaltır ve meziyetlerini perdeler. Bundandır ki bazı yergiler övgülerden çok daha iyidir. Evet evet bu bakımdan yergi her türlü övgüden daha makbuldür. Çünkü övgüye riya karışabilirse de bu türlü bir yergi riyayı karartan övgü kabilindendir.

 أنا / ص85-86 

تَعَلَّمْتُ مِنْ أَوْقَاتِ الْفَرَاغِ

أَوْقَاتُ الْعَمَلِ تَمْلِكُنَا

وَلَكِنَّنَا نَحْنُ الَّذِينَ نَمْلِكُ أَوْقَاتَ الْفَرَاغِ وَنَتَصَرَّفُ فِيهَا كَمَا نُرِيدُ، فَهِيَ مِنْ أَجْلِ هَذَا مِيزَانُ قُدْرَتِنَا عَلَى التَّصَرُّفِ

وَمِيزَانُ مَعْرِفَتِنَا بِقِيْمَةِ الْوَقْتِ كُلِّهِ، وَلَيْسَتْ قِيْمَةُ الْوَقْتِ إِلَّا قِيْمَةَ الْحَيَاةِ

فَالَّذِي يَعْرِفُ قِيْمَةَ وَقْتِهِ يَعْرِفُ قِيْمَةَ حَيَاتِهِ، وَيَسْتَحِقُّ أَنْ يَحْيَا وَأَنْ يَمْلِكَ هَذِهِ الثَّرْوَةَ الَّتِي لَا تُسَاوِيهَا ثَرْوَةُ الذَّهَبِ، لِأَنَّ مَالِكَ وَقْتِهِ يَمْلِكُ كُلَّ شَيْءٍ وَيُصْبِحُ فِي حَيَاتِهِ سَيِّدَ الْأَحْرَارِ

إِنَّ أَفْرَغَ النَّاسِ هُوَ الَّذِي لَا يَسْتَطِيعُ أَنْ يَمْلَأَ سَاعَاتِ فَرَاغِهِ، وَعِنْدَنَا فِي الشَّرْقِ كَثِيرُونَ، بَلْ كَثِيرُونَ جِدًّا، مِنْ هَؤُلَاءِ الْفَارِغِينَ

عَلَى الْقَهْوَاتِ وَعَلَى أَفَارِيزِ الطُّرُقَاتِ، فِي الصَّبَاحِ وَفِي الْمَسَاءِ، خِلَالَ أَيَّامِ الصَّيْفِ وَخِلَالَ أَيَّامِ الشِّتَاءِ

فِي كُلِّ وَقْتٍ وَكُلِّ مَوْسِمٍ وَكُلِّ مَكَانٍ أَلُوفٌ مِنَ الشُّبَّانِ الْأَقْوِيَاءِ وَالرِّجَالِ النَّاضِجِينَ يَقْضُونَ سَاعَاتِ الْفَرَاغِ فِي لَعِبِ النَّرْدِ وَالْوَرَقِ أَوْ فِي تَعَاطِي الرَّاحِ وَالدُّخَانِ، أَوْ فِي مُرَاقَبَةِ الْغَادِينَ وَالْغَادِيَاتِ وَالرَّائِحِينَ وَالرَّائِحَاتِ

لَيْسَ هَذَا وَقْتًا فَارِغًا لِأَنَّهُمْ مَشْغُولُونَ فِيهِ، وَلَيْسَ هذَا وَقْتًا مَمْلُوءًا لِأَنَّهُمْ يَمْلَأُونَهُ بِمَا هُوَ أَفْرَغُ مِنَ الْفَرَاغِ

هذَا لَيْسَ بِوَقْتٍ عَلَى الْإِطْلَاقِ

هذَا عَدَمٌ خَارِجٌ مِنَ الزَّمَانِ، خَارِجٌ مِنَ الْحَيَاةِ

وَلَيْسَ مَعْنَى «وَقْتُ اْلفَرَاغِِ» أَنَّهُ الْوَقْتُ الَّذِي نَسْتَغْنِي عَنْهُ وَنُبَدِّدُهُ وَنَرْمِي بِهِ مَعَ الْهَبَاءِ، وَلكِنَّ وَقْتَ الْفَرَاغِ هُوَ الوَقْتُ الَّذِي بَقِيَ لَنَا لِنَمْلِكَهُ وَنَمْلِكَ أَنْفُسَنَا فِيهِ، بَعْدَ أَنْ قَضَيْنَا وَقْتَ الْعَمَلِ مَمَلُوكِينَ مُسَخَّرِينَ لِمَا نُزَاوِلُهُ مِنْ شَوَاغِلِ الْعَيْشِ وَتَكَالِيفِ الضَّرُورَةِ

Boş vakitlerden öğrendim ki;

Mesai saatleri kişiye hükmeder…

Buna mukabil biz de boş zamanlara hükmeder, o vakitlerde dilediğimiz gibi hareket ederiz. İşte tam da bu sebepten boş zamanları nasıl kullandığımız tasarrufta bulunma kabiliyetimizin ve bütün bir zamanın kıymetini idrak edişimizin ölçüsüdür. Zamanın kıymeti ise yaşamın kıymetinden başka bir şey değildir…

Öyleyse, kim ki vaktinin kıymetini bilmektedir; ömrünün kıymetini de bilmektedir. O ki yaşamayı hak etmiştir. O ki altın dolusu bir servetin kendisine denk olmadığı bu mülke sahip olmaya layıktır. Çünkü vaktine hükmeden her şeye hükmeder. Ayrıca yaşadığı sürece hür kimselerin de efendisi olur. 

İşte en boş olarak nitelenen kimseler de bu boş zamanlarını dolduramayanlardır. Bizim Doğu’da da böylesi boş insanlar hakikaten çoktur.

Yaz kış, sabah akşam kahvehanelerde, yol kenarlarında… 

Binlerce gürbüz delikanlı ve aklıbaşında yetişkin her vakitte, her mevsimde ve her mekanda boş saatlerini tavla ve kağıt oynamakla; içki ve tütün içmekle veyâhut gidip gelenleri gözetlemekle geçirir. 

Doğrusu bu boş vakit değildir; çünkü onlar bir şeylerle meşguller. Fakat dolu bir vakit de değildir; çünkü bomboş işlerle doldururlar.

Aslına bakılırsa buna vakit bile denemez.

Bu zamanın dışında, hayatın haricinde bir yokluktur.

“Boş zaman”; ondan istifade etmeyip boşu boşuna israf edelim, onu toz toprakla beraber savuralım anlamına gelmez. Bilakis “boş zaman”, çalışma saatlerinin ardından hem bizâtihî o vakte, hem de o vakit içerisinde kendimize tasarrufta bulunmak için bize kalandır. Zira mesai saatlerini geçim meşgalesi ve zarurî ihtiyaçlar için çalışıp didinmeye memur edilmiş tutsaklar olarak geçirmişizdir.

أنا / ص91

Alıntı Notları

1) Abbâs Mahmûd el-Akkâd Kimdir?

Abbâs Mahmûd el-Akkâd, 1889 yılında Asvan’da dünyaya gelmiştir. İlk eğitimini burada almış ve daha 16 yaşındayken Kahire’ye giderek çeşitli vazifelerde bulunmuştur [2]. Bir süre resmî bir dairede çalıştıktan sonra bu görevi bırakarak gazeteciliğe yönelmiştir. Akkâd küçük yaşlarından itibaren edebiyatla ilgilenmeye başlamış, hayatının sonuna kadar da bırakmamıştır. Onun gelişim sürecinde Batı’nın da hatırı sayılır bir yeri vardır. Nitekim o, çocukluğundan itibaren edebî ve fikrî dünyasını oluştururken çokça okuduğu Batı kaynaklarından da istifade etmiştir. Bunun bir semeresi olarak da Batı edebiyatındaki bazı unsurları Arap edebiyatına taşımak istemiştir. Bu konuda kendisiyle fikir birliği eden arkadaşları Abdurrahman Şükrî ve el-İbrâhim Mâzinî ile edebiyatta yeni bir akımın başlatıcısı ve savunucusu olmuştur [3]. Bu yeni akımın kurucuları tarafından ele alınan “ed-Divân” adlı eleştiri kitabına binaen de “Dîvân Hareketi” adını almışlardır. Edebiyatta bir yenileşme ve taklitten kaçınma vurgusu yapan bu akım; Batı edebiyatı çevirileri yaparak şiirde insanın iç duygularını ön plana alan eserler kaleme almıştır. Her yeni hareket gibi edebiyatta çeşitli kesimlerce çokça eleştirilere maruz kalsalar da edebiyata olan bu tutumlarını ölünceye kadar korumuşlardır. Özellikle Ahmet Şevkî ve Mustafa Sâdık er-Râfiî’nin başı çektiği bir grup ile karşılıklı atışmalarda bulunmuşlardır [4]. Öyle ki o dönemin edebiyatçıları Akkâdcılar ve Râfiiciler olarak ikiye bölünmüştür. Abbâs Mahmûd el-Akkâd 1929 yılında bir yıl ve 1944’te altı yıl olmak üzere Mısır’ı İngilizlerden kurtarma gayesini taşıyan Sa’d Zağlûl Paşa’nın kurmuş olduğu Vefd Partisi’ne iştirak etmiş; parlamenter ve partinin ideoloğu misyonunu üstlenmiştir [5]. 1930’da partilerin kapatılmasının ardından demokratik parti yönetimini savunduğu bir yazısı sebebiyle dokuza ay tutuklu kalmıştır. Yine de kalemini hiç bırakmayıp çeşitli alanlarda eserler vermeyi sürdürmüştür. Nitekim Akkâd, modern Arap edebiyatının en üretken kalemlerinden birisidir. Edebî, siyasî, felsefî, İslamî ve otobiyografik türde pek çok esere imza atmış olan şair, eleştirmen, edebiyatçı ve gazeteci olan Akkâd, 1964 senesinde Kahire’de vefat etmiştir.

2) Yazar Bize Ne Anlatıyor?

“Mesai saatleri kişiye hükmeder…”

Girişiyle başlayan alıntıda Akkâd bize vaktin kıymetine dair hatırlatmalarda bulunmaktadır. Akkâd, yaşam ihtiyaçları ve geçim için harcadığımız zorunlu saatlerin pek çok olduğunu, dolayısıyla bunun haricinde bize kalan vakte sahip çıkmamız gerektiğini vurgular. İnsanların bu vakti değerlendirmek hususunda pek de mâhir olmadıklarına işaret ederek onların bu vakitlerini boşun da boşu denilebilecek birtakım fiillerle tükettiğini söyler. Zira, vaktinin kıymetini idrak etmekten aciz kalan insan, bütün bir ömrünün değerinin de farkına varamayacak ve nihayet orada burada heba edecektir.

Çeviri Notları

  • إِنَّمَا تُصْبِحُ الفِكْرَةُ بِهذا التَّلَاقِي مِئَاتٍ مِن الْفِكْرِ فِي الْقُوَّةِ وَالْعُمْقِ وَالْاِمْتِدَادِ: Cümlesinde “güç, derinlik, genişlik” kavramlarını akışa uygun düşmesi için “tesir, derinlik ve perspektif” olarak tercüme ettik.
  • أَوْقَاتُ الْعَمَلِ تَمْلِكُنَا: İş, çalışma, mesai yahut da meşgul olunan herhangi bir iş anlamına gelebilecek olan الْعَمَلِ kelimesini mesai olarak tercüme ettik. Çünkü yazarın kast ettiği mananın daha ziyade geçim için zorunlu olarak çalışmayı gerektiren mesai saatleri olduğunu öngördük.


Yeni Kelimeleri Yoklayalım

Kaynaklar

Alıntılar için:

Akkâd, A. M. (2005). Ene. Gize: Nehdetu Mısır.

[1], [5] Zavalsız, H. (1989). Akkâd, Abbas Mahmûd. TDV İslâm Ansiklopedisi, 2, 267-269. 

[2] Dayf, Ş. (1992). el-Edebü’l-Arabiyyü’l-Muâsır fî Mısır. Kahire: Dâru’l-Meârif. 

[3], [4] Dayf, Ş. (1964). Me’a’l-Akkâd. Kahire: Dâru’l-Meârif.

Yorumunuzu Buraya Bırakabilirsiniz:

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Kategoriler

Abone Olun

Yeni yazılarımızı herkesten önce okumak ve etkinliklerimizden haberdar olmak için mail bültenimize abone olabilirsiniz.

Son Yazılar

Benlik Üzerine Sorgulama: Nazik el-Melaike’nin “Ben” Adlı Şiiri ve Türkçe Çevirisi

Gerek şiirde serbest ölçüyü kullanması gerekse toplumda süregelen ataerkil yapıyı yıkmak için mücadele etmesiyle 20. yüzyılın en çarpıcı kadın şairi haline...

Vatansever Şairin Halkına Hicivleri: Ma’rûf er-Rusâfî’nin Kasidesi ve Türkçe Çevirisi

Çağdaş Arap şairlerinden Mâ’ruf er-Rusâfi ( مَعْرُوف الرُّصَافِي) on dokuzuncu yüzyılda Bağdat’ın “Rusâfe” semtinde doğmuştur. I.Dünya Savaşı’na ve sonrasına tanıklık eden...

Talihsiz Bir Aşk Hikayesi: İbrahim Naci’nin Şiiri Ve Türkçe Çevirisi [3/4]

“Şâ’irü’l Atlâl” (شَاعِرُ الْأَطْلَالِ) lakabıyla tanınan İbrahim Nâcî (إبْرَاهِيم نَاجِي) meşhur kasidesini kendi deyimiyle “bir aşk hikayesinden öteye geçememiş” sevdası hakkında...