Mustafa Sadık er-Rafii’den Alıntılar ve Türkçe Çevirileri

1937’de aramızdan ayrılmadan önce Mustafa Sâdık er-Râfiî (مصطفى صادق الرافعي), arkasında bizler için birçok eser bırakmıştır. Yazdığı eserlerdeki dilin ağırlığını ve bazen sadece kendisinin anladığı üslubunu düşünürsek, bu dünyada onu tam olarak anlayamayabiliriz. Bütün insanlar da nispeten böyledir. Zaten Rafiî’nin kendisi de “Tanıdığın her insanın içinde tanımadığın bir insan vardır.” diyerek buna işaret ediyor.

Râfiî birçok yönden kendi dünyasını bizlere açıyor. Kendi çektiği veya etrafında gördüğü acıları bizlere anlatarak, aslında insanın temel acılarının evrensel olduğunu ve çözüm yollarının temelde aynı olduğunu gösteriyor. Şimdi onun kitaplarından sizler için seçtiğimiz bölümleri sunacağız. Umuyoruz ki bu bölümler, ilk defa okuyorsanız yazarı tanımadaki ilk adımınız olacak ve belki de kitaplarını okumaya başlamak için vesile olacaktır.

Önce Alıntı:

وَأَشَدُّ سُجُونِ الْحَيَاةِ فِكْرَةٌ خَائِبَةٌ يُسْجَنُ الْحَيُّ فِيهَا، لَا هُوَ مُسْتَطِيعٌ أَنْ يَدَعَهَا، وَلَا هُوَ قَادِرٌ أَنْ يُحَقِّقَهَا؛ فَهَذَا يَمْتَدُّ شَقَاؤُهُ مَا يَمْتَدُّ وَلَا يَزَالُ كَأَنَّهُ عَلَى أوَّلِهِ لَا يَتَقَدَّمُ إِلَى نِهَايَةٍ؛ وَيَتَأَلَّمُ مَا يَتَأَلَّمُ وَلَا تَزَالُ تُشْعِرُهُ الْحَيَاةُ أَنَّ كُلَّ مَا فَاتَ مِنَ الْعَذَابِ إِنَّمَا هُوَ بَدْءُ الْعَذَابِ

Hayatın en zorlu hapishanesi insanın içine hapsolduğu yarım kalmış düşüncedir. Bu düşünceyi bırakmaya da gerçekleştirmeye de gücü yetmez. İşte bu şeyin kötü hissi uzadıkça uzar. Öyle ki, sanki bu his daha başlangıçtadır ve bir sona doğru ilerlemiyordur. Acı çektikçe acı çeker ve bu sırada hayat ona öyle hissettirir ki, başından geçen bütün ızdıraplar sadece ızdırapların başlangıcıdır.

دموعٌ منْ رسائلِ الطائشةِ / وحي القلم / ص. 169

:لَوْ أَتَى لِلْأَقْدَارِ أَنْ تُخَاطِبَ الْبَائِسَ الْمُتَأَلِّمَ لَكَانَ الْخِطَابُ بَيْنَهُمَا جُمْلَتَيْنِ مِنَ الْقَدَرِ وَحَرْفاً وَاحِداً مِنَ الْبَائِسِ عَلَى هذا النَّسَقِ
القَدَر: هَلْ عَرَفْتَ كُلَّ السِّرِّ ؟
الإِنْسَان: لَا
القَدَر: وَيْحَكْ! فَهذا الذي أَصَابَكَ بَعْضُ السِّرِّ

Bir gün kader, acı çeken ümitsiz kişiyle konuşsaydı aralarında geçen diyalogta, kader iki cümle; ümitsiz kişi de bir kelime söylerdi. Şöyle ki:

Kader: Sırrın tamamını öğrendin mi?

İnsan: Hayır.

Kader: Ey zavallı! zaten bu sana ulaşan şey de sırrın bir kısmıdır. 

 صَرْخَةُ أَلَم / أوراق الورد / ص. 73

ثُمَّ خَفَّفَ اللهُ عَنِ الْإِنْسَانِ؛ فَأَوْدَعَ فِيهِ قُوَّةَ التَّخَيُّلِ، يَسْتَرِيحُ إِلَيْهَا مِنَ الْحَقَائِقِ؛ فَإِذَا ضَجِرَ أَهْلُ الْخَيَالِ مِنَ الْخَيَالِ، لَمْ يُصْلِحْهُمْ إِلَّا الْحُبُّ 

Sonra Allah, insanın yükünü hafifletti ve ona, gerçekliklerden sıyrılıp onunla huzur bulabileceği hayal etme gücünü verdi. Fakat hayalperestler hayallerden sıkıldığında ise, onları sadece sevgi paklar.

كَلِمَة / السحاب الأحمر / ص. 15

وَمَا حَقِيقَةُ الْحُبِّ الصَّحِيحِ إِلَّا امْتِزَاجُ نَفْسَيْنِ بِكُلِّ مَا فِيهِمَا مِنَ الْحَقَائِقِ، حَتَّى قَالَ بَعْضُهُمْ: لَا يَصْلُحُ الْحُبُّ بَيْنَ اثْنَيْنِ إِلَّا إِذَا أَمْكَنَ لِأَحَدِهِمَا أَنْ يَقُولَ لِلْآخَرِ: يَا أَنَا؛ وَمِنْ هَذِهِ النَّاحِيَةِ كَانَ الْبُغْضُ بَيْنَ الْحَبِيبَيْنِ — حِينَ يَقَعُ — أَعْنَفَ مَا فِي الْخُصُومَةِ؛ إِذْ هُوَ تَقَاتُلُ رُوحَيْنِ عَلَى تَحْلِيلِ أَجْزَائِهِمَا الْمُمْتَزِجَةِ، وَأَكْبَرُ خَصِيمَيْنِ فِي عَالَمِ النَّفْسِ، مُتَحَابَّانِ تَبَاغَضَا

Gerçek sevgi ancak iki ruhun içlerinde gerçeklik adına ne varsa, bütünüyle karışmasıdır. Öyle ki kimileri şöyle demiştir: İki kişi arasındaki şey, ancak birinin diğerine “Ey Ben” diyebildiği zaman sevgidir. Bu açıdan bakarsak iki sevgili arasındaki nefret -eğer oluşursa- husumet sırasında oluşabilen bir çok nefretten daha şiddetlidir. Çünkü bu, iki ruhun, karışmış olan parçalarını ayrıştırmak için yaptığı bir savaştır. Ruhlar dünyasındaki en şiddetli düşmanlar, birbirlerinden nefret etmeye başlayan sevgililerdir.

كَلِمَة / السحاب الأحمر / ص. 16

.لَا تَتِمُّ فَائِدَةُ الْاِنْتِقَالِ مِنْ بَلَدٍ إِلَى بَلَدٍ إلَّا  إِذَا انْتَقَلَتِ النَّفْسُ مِنْ شُعُورٍ إِلَى شُعُورٍ؛ فَإِذَا سَافَرَ مَعَكَ الْهَمُّ فَأَنْتَ مُقِيمٌ لَمْ تَبْرَحْ

Bir ülkeden başka bir ülkeye taşınmanın faydalı olabilmesi için, ruhun bir duygudan diğerine geçmesi şarttır. Üzüntün seninle beraber geliyorsa eğer, sen yerinde oturmuş ve hiç kalkmamış gibisindir.

فِي الرَّبِيعِ الأَزْرَق / وحي القلم / ص. 41 

إِذَا اسْتَقْبَلْتَ الْعَالَمَ بِالنَّفْسِ الْوَاسِعَةِ رَأَيْتَ حَقَائِقَ السُّرُورِ تَزِيدُ وَتَتَّسِعُ، وَحَقَائِقَ الْهُمُومِ تَصْغُرُ وَتَضِيقُ، وَأَدْرَكْتَ أَنَّ دُنْيَاكَ إِنْ ضَاقَتْ فَأَنْتَ الضَّيِّقُ لَا هِيَ  

Alemi geniş bir ruhla karşılarsan, mutluluğun hakikatlerinin arttıkça arttığını; üzüntünün hakikatlerinin de küçüldükçe küçüldüğünü göreceksin. Fark edeceksin ki; dünyan daralıyorsa dar olan sensin, dünyan değil.

فِي الرَّبِيعِ الأَزْرَق / وحي القلم / ص. 43

وَمَتَى كَانَتْ النَّفْسُ فَارِغَةً كَانَ تَفْكِيرُهَا مُضَاعَفَةً لِفَرَاغِهَا، فَهِيَ تَفِرُّ مِنْهُ إِلَى مَا يُلْهِيهَا عَنْهُ؛ وَلَكِنَّ الْعَظِيمَ يَعِيشُ فِي امْتِلَاءِ نَفْسِهِ؛ وَعَالَمُهُ الدَّاخِلِيُّ تُسَمِّيهِ اللُّغَةُ أَحْيَانًا: اَلْفِكْرَة؛ وَتُسَمِّيهِ أَحْيَانًا: اَلصَّمْت

Ruh boş kalırsa düşünmesi de boşluğuna kıyasla katlanır. Bu yüzden ruh, kendisini düşüncelere karşı oyalayacak bir şeylere doğru kaçar. Fakat bilge kişi, ruhu dolu yaşar ve onun iç dünyasına lisanımızda bazen “düşünce” ve bazen de “sessizlik” adını veririz.

 الإِنْسَانِيَّةُ العُلْيَا / وحي القلم ج2 / ص. 42

‏ فَالنَّاسُ عَبِيدُ أَهْوَائِهِمْ، وَأَيْنَمَا يَكُنْ مَحَلُّكَ مِنْ هِذِهِ الْأَهْوَاءِ فَهُنَاكَ مَحَلُّ اللَّفْظَةِ الَّتِي أَنْتَ خَلِيقٌ بِهَا، وَهُنَاكَ يَتَلَقَّاكَ مَا أَنْتَ أَهْلُهُ أَوْ مَا يُرِيدُونَ أَنْ تَكُونَ أَهْلَهُ؛ وَلَيْسَ فِي النَّاسِ شَيْءٌ يَزِيدُكَ كَمَالًا مِنْ غَيْرِ أَنْ يَزِيدَكَ نَقْصًا، حَتَّى إِيمَانُكَ فَإِنَّهُ كُفْرٌ عِنْدَ قَوْمٍ، وَحَتَّى عَقْلُكَ فَإِنَّهُ سَفَهٌ لِطَائِفَةٍ، وَحَتَّى فَضْلُكَ فَإِنَّهُ حَسَدٌ مِنْ جَمَاعَةٍ؛ وَحَتَّى أَدَبُكَ فَإِنَّهُ غَيْظٌ لِفِئَةٍ

İnsanlar, arzularının köleleridir. Senin bu arzular karşısındaki konumuna göre sana yaraşan bir kelime vardır. İşte bu noktada, layık olduğun veya insanların sana layık gördüğü şey seni karşılar. İnsanların gözünde seni eksiltmeden mükemmel yapabilecek bir şey yoktur. Hatta; imanın bir insan sınıfı için küfürdür, aklın bir grup için ahmaklıktır, faziletli olman bir topluluğu kıskandırır, ahlakın ise kimilerini kışkırtır.

الشَّيْخُ عَلِيّ / كتاب المساكين / ص. 43

وَاعْلَمْ أَنَّ أَرْفَعَ مَنَازِلِ الصَّدَاقَةِ مَنْزِلَتَانِ: اَلصَّبْرُ عَلَى الصَّدِيقِ حِينَ يَغْلِبُهُ طَبْعُهُ فَيُسِيءُ إِلَيْكَ، ثُمَّ صَبْرُكَ عَلَى هَذَا الصَّبْرِ حِينَ تُغَالِبُ طَبْعَكَ لِكَيْلَا تُسِيءَ إِلَيْهِ

Agâh ol ki arkadaşlık mertebelerinin en yücesi iki mertebedir: Birincisi; kötü huyu kendisine ağır bastığında, sana kötülük yapan dosta karşı sabrındır. İkincisi ise; ona kötülük yapmamak için kendi kötü huyun ile savaşırken, önceki sabrına gösterdiğin sabırdır.

الشَّيْخُ أحمد / السحاب الأحمر / ص. 82

وَمِنْ نَكَدِ الدُّنْيَا أَنَّ مِثْلَ هَذَا الْقَلْبِ لَا يُخلَقُ بِفَضَائِلِهِ إِلَّا لِيُعَاقَبَ عَلَى فَضَائِلِهِ؛ فَغِلْظَةُ النَّاسِ عِقَابٌ لِرِقَّتِهِ، وَغَدْرُهُمْ نِكَايَةٌ لِوَفَائِهِ، وَتَهَوُّرُهُمْ رَدٌّ عَلَى أَنَاتِهِ، وَحُمْقُهُمْ تَكْدِيرٌ لِسُكُونِهِ، وَكَذِبُهُمْ تَكْذِيبٌ لِلصِّدْقِ فِيهِ

Bu dünyanın dertlerinden birisi de şu kalbin, üstün özelliklerle yaratılıp yine o özellikler sebebiyle cezalandırılmasıdır. İnsanlar, onun inceliğine bir ceza olarak ona sert davranırlar. Onun vefasına karşılık arkadan vururlar. Onun sakin duruşuna patavatsızlıkla cevap verirler. Aptallıkları, onun sessizliğini bulandırır. Yalanları ise, onun içindeki samimiyeti inkardır. 

المُشْكِلَة (2) / وحي القلم / ص. 323 

(أَلَا مَا أَعْظَمَكَ يَا شَهْرَ رَمَضَانَ! لَوْ عَرَفَكَ الْعَالَمُ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ لَسَمَّاكَ (مَدْرَسَةُ الثَّلَاثِينَ يَوْماً 

Ey Şehr-i Ramazan, sen ne kadar yücesin! Dünya seni gerçekten tanısaydı sana ‘’Otuz Günlük Medrese’’ ismini koyardı. 

شَهْرٌ لِلثَّوْرَةِ: فَلْسَفَةُ الصِّيَامِ / وحي القلم ج2 / ص. 68

إِنَّ الْفِكْرَ فِي تَخْفِيفِ الْعِبْءِ الَّذِي تَحْمِلُهُ يَجْعَلُهُ أَثْقَلَ عَلَيْكَ مِمَّا هُوَ؛ إِذْ يُضِيفُ إِلَيْهِ الْهَمَّ، وَالْهَمُّ أَثْقَلُ مَا حَمَلَتْ نَفْسٌ؛ فَمَا دُمْتَ فِي الْعَمَلِ فَلَا تَتَوَهَّمَنَّ الرَّاحَةَ، فَإِنَّ هَذَا يُوهِنُ الْقُوَّةَ، وَيَخْذُلُ النَّشَاطَ، وَيَجْلُبُ السَّأْمَ؛ وَإِنَّمَا رُوحُ الْعَمَلِ الصَّبْرُ، وَإِنَّمَا رُوحُ الصَّبْرِ الْعَزْمُ

Sırtındaki yükü hafifletme fikri, bu yüke bir de dert ekleyerek onu olduğundan daha ağır hale getirir. Dert, bir ruhun taşıdığı en ağır şeydir. Bu yüzden çalışma esnasında sakın rahata ulaşmayı bekleme. Aksi halde bu durum gücünü zayıflatır ve enerjini düşürerek bıkkınlığı beraberinde getirir. Çalışmanın özü yalnızca sabırdır ve sabrın özü de ancak azimdir. 

 عَرَبَةُ اللُّقَطَاء /  وحي القلم / ص. 292 

.وَمَا دَامَ لِكُلِّ امْرِئٍ بَاطِنٌ لَا يَشْرَكُهُ فِيهِ إِلَّا الْغَيْبُ وَحْدَهُ فَفِي كُلِّ إِنْسَانٍ تَعْرِفُهُ إِنْسَانٌ لَا تَعْرِفُهُ

Her kişinin gayptan başka hiç kimsenin ortak olmadığı bir iç dünyası olduğu sürece; tanıdığın her insanın içinde, aynı zamanda tanımadığın bir insan olacaktır. 

الرِّسَالَةُ الأُولَى / رسائل الأحزان / ص. 25

.وَالْإِنْسَانُ عِنْدَ النَّاسِ بِهَيْئَةِ وَجْهِهِ وَحِلْيَتِهِ الَّتِي تَبْدُو عَلَيْهِ، وَلَكِنَّهُ عِنْدَ اللهِ بِهَيْئَةِ قَلْبِهِ وَظَنِّهِ الَّذِي يَظَنُّ بِهِ

İnsan, diğer insanlar nazarında yüzünün şekli ve dış görünüşünden ibarettir. Fakat Allah’ın nazarında o insan, kalbinin şekli ve içinden geçirdiği düşüncelerle değerlendirilir. 

بنتُهُ الصغيرةُ (٢) /  وحي القلم / ص. 230

.وَإِذَا لَمْ تَكْثُرِ الْأَشْيَاءُ الْكَثِيرَةُ فِي النَّفْسِ، كَثُرَتِ السَّعَادَةُ وَلَوْ مِنْ قِلَّةٍ

.فَالطِّفْلُ يُقَلِّبُ عَيْنَيْهِ فِي نِسَاءٍ كَثِيرَاتٍ، وَلَكِنَّ أُمَّهُ هِيَ أَجْمَلُهُنَّ وَإِنْ كَانَتْ شَوْهَاء

.فَأُمُّهُ وَحْدَهَا هِيَ هِيَ أُمُّ قَلْبِهِ، ثُمَّ لَا مَعْنَى لِلْكَثْرَةِ فِي هَذَا الْقَلْبِ

!هَذَا هُوَ السِّرُّ؛ خُذُوهُ أَيُّهَا الْحُكَمَاءُ عَنِ الطِّفْلِ الصَّغِيرِ 

Ruhtaki şeylerin çok olmaması, küçük şeylerden bile mutluluğun artması demektir.

Çocuklar bir çok kadına göz gezdirir fakat anneleri içlerinden en güzelidir, çirkin olsa bile.

Annesi hadd-i zatıyla onun kalbinin sultanıdır.

Bu kalpte çokluk bir mana ifade etmez.İşte sır budur, küçük çocuktan öğrenin ey düşünürler!

اجْتِلاءُ العِيد / وحي القلم / ص. 25

Alıntı Notları

1) Mustafa Sâdık er-Râfiî Kimdir?

1881 yılında Mısır’ın Kalyûbiye şehrinde doğdu. ِSoyu Trablusşam yani Şam topraklarına dayanmaktadır fakat daha sonrasında ailesi Mısır’a göç etmiştir. İlmi bir geleneğe sahip olan Râfiî ailesi, Mısır’a geldiklerinde burada Hanefî mezhebini insanlara öğretmiştir ve kadılık gibi hukuk alanıyla ilişkili işlerde çalışmıştır. Bu aile geleneği yıllarca devam ederek Mustafa Sâdık’a kadar gelmiştir ve elimizdeki bilgilere göre kendisi edebiyatçı kimliğinin yanında, çeşitli mahkemelerde katiplik de yapmıştır.

Şair, temel dinî bilgileri ailesinden öğrenmiş ve sonrasında bir çok özel hocadan ders almıştır. Küçük yaşta yakalandığı tifo hastalığı sebebiyle, hayatı boyunca konuşma ve duyma zorluğu çekmiştir. Mustafa Sâdık’ın resmi eğitimi ilkokulla sınırlı kalmıştır. Bütün bunlara rağmen kendisini edebiyat, felsefe ve ahlak gibi alanlarda bireysel okumalarla geliştirmiştir. 30 yaşına geldiğinde ise, Târîhu Âdabi’l-Arab ismindeki eserini vermiştir. Râfiî, eserlerinde edebi sanatlara başvurarak kapalı bir üslup ile yazmayı tercih etmiştir. Mısır’daki edebi ortama gelecek olursak, Râfiî ile diğer edebiyatçılar arasında birçok tartışma yaşanmıştır. Bu tartışmalarda söyleyecek sözü olmayan karşıtları, onun Mısırlı olmadığı yönünde sözler sarf etmiştir. Fakat o bu eleştirilere kendi vatanının İslam olduğu yönünde cevaplar vermiştir. Rafiî, 10 Mayıs 1937 yılında geçirdiği kalp krizi sonucu hayata gözlerini yummuştur [1].

Râfiî’nin hayatını kaleme alan Muhammed el-Iryân şunları anlatır:

“Mısır’da doğmuş ve aslı Suriye topraklarına dayanıyor olsa da hiç bir yeri kendine vatan edinmemiştir. Bu yüzden kendisinden herhangi bir yere bağlılık adına bir söz duyamayız. Onun için vatan, İslam ve Arapça sancağının dalgalandığı her yerdir. Mısır, Irak, Suriye, Fas veya diğer ülkeler İslam diyarının sadece küçük parçalarıdır.” [2]

2) Yazar Bize Ne Anlatıyor?

İnsanların gözünde seni eksiltmeden mükemmel yapabilecek bir şey yoktur.

Burada, insanların gözünde hiçbir zaman mükemmel olunamayacağı ve illaki başkalarında kusur bulacakları anlatılıyor. Aynı zamanda, mükemmeliyetin bulunduğu her yerde noksanlık vardır ve bir sıfatın bulunduğu yerde her zaman bir de onun zıttı vardır.

Çeviri Notları

  • يُسْجَنُ الْحَيُّ فِيهَا:: “insanın içine hapsolduğu” şeklinde çevirdiğimiz ifadedeki “حي” kelimesi aslında canlı demektir. Çevirirken yazıda  kastedilen manayı esas aldık.
  • فكرة خائبة: “yarım kalmış”olarak çevirdiğimiz ifadenin ayrıntılı açıklaması ”gerçekleşmesi umulan fakat gerçekleşmemiş olan düşünce” şeklindedir.
  • لَكَانَ الْخِطَابُ بَيْنَهُمَا جُمْلَتَيْنِ مِنَ الْقَدَرِ وَحَرْفاً وَاحِداً مِنَ الْبَائِسِ: “aralarında geçen diyalogta kader, iki cümle; ümitsiz kişi de bir kelime söylerdi.” olarak çevirdiğimiz ifadenin aslında “kader iki cümle ve ümitsiz kişi de bir harf söylerdi” şeklindedir. Burada “bir harf” olarak geçen kısmı “bir kelime” olarak çevirmemizin sebebi Arapçada harf sayılan “Lâ”nın Türkçede “hayır” karşılığına gelmesi ve kelime sayılmasıdır.
  • طَبْع: Arapçasında sadece “huy” olarak geçen kelimeyi bağlama uygun olarak “kötü huy” şeklinde çevirmeyi tercih ettik.

Yeni Kelimeleri Yoklayalım

Kaynaklar

Alıntılar için:

er-Rafii, M. S. (2002). Vayhu’l-kalem (Cilt. 1-2). Beyrut: el-Mektebetu’l-asriyye.

er-Rafii, M. S. (1982). Evrâku’l-verd. Kahire: Dâru’l-kitâbu’l-Arabi.

er-Rafii, M. S. (2002). es-Sehâbu’l-ahmar. Beyrut: Dâru’l-kutubi’l-ilmiyye.

er-Rafii, M. S. (1929). Kitâbu’l-mesâkîn. Mısır: Dâru’l-usur.

er-Rafii, M. S. (1924). Resâilu’l-ahzân. Mısır: Matbaatu’l-hilal.

[1] Ayyıldız, E. (2006). Mustafa Sâdık er-Rafiî. TDV İslam Ansiklopedisi, 31, 353-354.

[2] el-Iryan, M. S. (2020). Hayâtu’r-Rafiî. Muessesetu Hindâvi.

Yorumunuzu Buraya Bırakabilirsiniz:

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Kategoriler

Abone Olun

Yeni yazılarımızı herkesten önce okumak ve etkinliklerimizden haberdar olmak için mail bültenimize abone olabilirsiniz.

Son Yazılar

Benlik Üzerine Sorgulama: Nazik el-Melaike’nin “Ben” Adlı Şiiri ve Türkçe Çevirisi

Gerek şiirde serbest ölçüyü kullanması gerekse toplumda süregelen ataerkil yapıyı yıkmak için mücadele etmesiyle 20. yüzyılın en çarpıcı kadın şairi haline...

Vatansever Şairin Halkına Hicivleri: Ma’rûf er-Rusâfî’nin Kasidesi ve Türkçe Çevirisi

Çağdaş Arap şairlerinden Mâ’ruf er-Rusâfi ( مَعْرُوف الرُّصَافِي) on dokuzuncu yüzyılda Bağdat’ın “Rusâfe” semtinde doğmuştur. I.Dünya Savaşı’na ve sonrasına tanıklık eden...

Talihsiz Bir Aşk Hikayesi: İbrahim Naci’nin Şiiri Ve Türkçe Çevirisi [3/4]

“Şâ’irü’l Atlâl” (شَاعِرُ الْأَطْلَالِ) lakabıyla tanınan İbrahim Nâcî (إبْرَاهِيم نَاجِي) meşhur kasidesini kendi deyimiyle “bir aşk hikayesinden öteye geçememiş” sevdası hakkında...